İnsanın İkilemi

0
458

Gerilim film türünü sevenler, film boyunca devam eden stres ve gerilimi arttırıcı olaylar silsilesi sürecinde yaşanan duygusal çıkmazı tecrübe etmişlerdir.  Bir çok filmin sonu, bu gerilimi yaratan kişi, kurum ve olayların film boyunca birer birer elimine edilmesiyle tatlıya bağlanır, ancak bazı gerilim filmlerinde perde arkasında ve ekarte edilmeyen gizemli ve komplike gücün başedilemezliğine  vurgu yapılarak seyirci sadece başroldekilerin elde ettiği  bireysel zaferle ekran başından uğurlanır.

Gerçek hayatta, gerilim ortamı  gerilimi yaşayan kişi veya toplulukların yaşamak zorunda olduğu bir duygusal ikilik  yaratıyor. Hakikati araştırmak ve kabullenmek maddi ve manevi çıkarlarına uygun düşmediği için gerçekliği görmezden gelmek, kanıtları çarpıtmak veya kendi kabulleri veya önceki kararları ile tutarlı olacak şekilde yorumlamak suretiyle haklı çıkma kolaycılığı tercih ediliyor. Bu da insaf ve vicdanı baskı altına almak (Ahlaktan uzaklaşmak) anlamına geliyor.
Tarihte gerilim dönemlerinin sonunun bir şekilde tatlıya bağlandığı ile ilgili çok sayıda anlatıya rastlamak mümkün. Ancak bu tatlıya bağlanmanın alternatif maliyetinin ne olduğu, ne tür sıkıntılar veya acıların ertesinde gerçekleştiği,  sonraki nesillerin hangi duygusal travmalarla boğuştuğu ve sürdürülebilir bir çözüme ulaşılıp ulaşılamadığı  derinliğine sorgulanmaz. Toplumda yerleşik sorun çözme yöntemi o toplumun kültürüne dönüşüyor. Toplumsal meselelerine inanç (İnanç, imanın bir kültür, bir gelenek, bir ideoloji yoluyla dışa vurumudur. İman değildir.)  ve çatışma/güç eksenleri dışında (uzlaşma)  çözüm üretmeyen toplumlarda, saldırgan, çıkarcı veya sinik  bireysel davranışın hızla çoğalması ve insanın kendisinden  uzaklaşması (yozlaşma) bir kısır döngü oluşturuyor.
Sosyoloji de söylendiği üzere; toplum insana sadece dil, din, ahlak toplumsal ilişkiler, adap,  örf ve adetleri vermiyor, ayrıca biyoloji, psikoloji ve fizyolojimizin parçası olduğunu düşündüğümüz özellikleri de veriyor. İçinde yaşadığımız sosyo-psikolojik atmosferin toplum çoğunluğunun bireysel davranışları üzerinde kalıcı etkiler yarattığında kuşku yok. Sürekli bir çatışma, korku ve gerilim atmosferinde yaşatılan bireylerin öfke, korku, çatışma ve gerilim duygularının yoğunluğu içerisinde akılcı ve yenilikçi davranışlar sergilemeleri çok zor.  Düşünce, akıl ve inanç üzerinde de sermaye terakümü benzeri bir tekelcilik meydana getirilerek toplumsal verimliliğin (Düşünce dahil her türlü üretim verimliliği) geliştirilmesi mümkün değil. Toplumsal verimlilik her bir kimse diğerinden öğreneceği bir şey olduğuna inanırsa dolayısıyla kendisinin kesin doğru bildiklerini tartışma konusu yapmaya hazırsa kurulabilir. Bazı hissi tutum ve inanışlarla ‘Bizim hakikatimiz’ olmayan herşeyi dışlamaktan veya ‘Bizim Hakikatimiz’ kavramını inanç hiyerarşisinde zirveye yerleştirerek diğer inançları aşılıp geçilmiş bir safha olarak tanımlamaktan  sakınılması gerekiyor.
Bu kısır döngüyü kırabilmek ve gerilim ortamından çıkabilmek için ‘Hak’ kavramı üzerinden oluşturulacak bir toplumsallık bilincine ihtiyacımız var. Asıl ötekinin; içimizde veya zihnimizde yaşattığımız, söylem ve davranışlarımıza yön veren,  güç/para hırsı, öfke, korku, nedensellikten kopmuş inanış, yargı ve toplumsal tutarlılıklar olduğunun bilincine varmak bir başlangıç olacaktır. Sonrası bizi ahlaka götürecektir. Ahlak, bireyin maddi ve gayrimaddi menfeatlerini hiç ödül beklemeksizin feda edebildiği bir aşamaya geçmesidir. İnsan olmak ancak bu şekilde mümkün olur.

 19. yüzyıl beşeri dehanın iftiharı Nietzsche, gençliğinin başında,  ahlakı kabul etmediği, şefkatin, sevginin zayıflık ve alçaklığın göstergesi olduğunu, güç nerede ise ‘Hak’kın da orada olduğunu söylediği halde; canını ahlaka bağlılık sebebiyle kaybetti.  Caddeden geçerken devrilip çukura düşmüş bir at arabası gördü. Arabacı atın durumuna ve sakat kalması ihtimaline aldırmadan atı ayağa kaldırabilmek için acımasızca kamçılıyordu. Kamçı darbelerini yedikçe doğrulmaya çalışan at, ağır yükün baskısıyla tekrar çukura düşüyordu. Durumu gören Nietzsche çok sinirlenmiş ve arabacıdan önce yükü indirip sonra atı kaldırmasını rica etmişti. Arabacı aldırış etmedi, Nietzsche arabacının yakasına sarıldı, arabacı zavallı şair ve filozof Nietzsche’ye vurdu. Nietzsche yediği darbelerin etkisiyle eve döndükten kısa bir süre sonra öldü. Bu olayı dinleyen herkes şimdi bizim içine düştüğümüz gibi bir çelişkiye düşer. Biri, Nietzshe’nin bu olaydaki ruh güzelliği ile ahlak ve duygu azameti, kendisini  bir hayvana yardım etmek için feda ettiği bu hassasiyetin yüceliği karşısında heyecan duyar ve onu över. Diğeri ise bu mantıksız ahmakça olaya, yani büyük bir dâhinin bir at uğruna ölmesine güler. Yapılan eyleme akli açıdan bakar, yani olayı akıl ve mantık açısından değerlendirir ve onun ahmakça bir davranış sergilediğini düşünür.  Fakat burada ahmakça bir şey yoktur.Çünkü bu mantıklı veya mantıksız bir davranış değil mantık dışı bir davranıştır.   Mantıklı yorum yapmanın ötesinde bir iştir. Aşk ve Ahlak gibi….

Paylaş
Önceki İçerikGelsin Etiyopya
Sonraki İçerikArabuluculuk Vites Yükseltti
3C Hukuk Dergisi
AKTÜEL HUKUK DERGİSİ.. Yaşamın içinden, yaşamın üstünden,, görünen yüz-görünmeyen yüz, gerçekleri-zahiri gerçekleri önünüze sunmaktır..

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin